tesgaziantep logo
Türk Eğitim-Sen Gaziantep Şubesi Resmi Sitesi

EĞİTİMDE MEDYAYI GÖZARDI EDEMEYİZ

tesakademi

   

Behiye Köksel, son yıllarda artan dil kirliliğine dikkat çekti.
 
Şair ve akademisyen Yrd. Doç. Dr. Behiye Köksel, son yıllarda artan dil kirliliğine dikkat
çekerken, “Bilinç kazandırma konusunda elbette eğitim kurumları önceliklidir. Medyanın rolünü de
küçümsememek lazım. . Medya çünkü çok etkili. Bir duyarlılık kazandırmak, Türkçemizin güzel bir
dil olduğunu öğretmek lazım . Aslında ortaöğretimde bu var. Ama öğretmen LGS’ye hazırlıyor, ÖSS’ye
hazırlıyor. Türkçe ve edebiyat derslerindeki şiirsellik kaçıyor. Bir şiiri söyleyecek, bir şiiri dinleyecek
zamanı test çözmeye harcıyorlar” dedi.

Behiye Köksel kimdir?

Bundan yaklaşık 60-70 yıl evvel Halfeti’den Gaziantep’e gelmiş yerleşmiş bir ailenin kızıyım. Babam
Fuat Köksel, İ.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Gaziantep’e yerleşmiş. Gaziantep çevresinden
gelip yerleşenlerin, bu kentin kültürüyle büyüyenlerin “Gaziantepliyim” demeleri adet olmuştur,
bütün diğer büyük kentlere gidenler gibi. Ama Halfeti’nin durumu farklı bildiğiniz gibi, şimdi sular
altında kaldı. Tarihiyle, kültürüyle, geleneğiyle… Anmadan geçmemek lâzım.

İlkokulu Akyol İlkokulu’nda, ortaöğretimi Gaziantep Lisesi’nde tamamladım. Yüksek öğrenimimi
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladım.

Önce Gaziantep İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptım. İlk görev yerimdir orasıdır. Daha sonra
Gaziantep Cumhuriyet Lisesi’nde, Gaziantep Lisesi’nde öğretmenlik yaptım. Ayrıca Gaziantep Burç
Ortaokulu’nda öğretmenlik ve okul müdürlüğü yaptım.

1989 senesinde üniversiteye geçtim. Türk Musikisi ve Devlet Konservatuarı’na okutman olarak
başladım. Orada çalışırken İnönü Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı Eğitimi alanında yüksek lisans
yaptım. 1992 yılında Selçuk Üniversitesi’nde doktoraya başladım. 1996 yılında “Gaziantep Masalları
Üzerine Bir İnceleme adlı doktora tezimle doktoramı tamamladım.

1996 yılında Gaziantep Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak göreve
başladım. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün kurcu başkanlığına atandım o zaman. Bölümü kurdum. O
tarihten beri de aynı bölümde çalışıyorum.

Sizin tercihiniz miydi Türk Dili ve Edebiyatı okumak?

Evet. Ben daha ilkokuldayken ne olduğunu bilmeden şiire sevgi duymaya başladım. Bütün
öğrenciliğim boyunca özel günlerde, millî bayramlarda kürsüde ya şiir okudum, ya konuşma yaptım.
Edebiyata gerçek manada yönelmem lisede oldu. Lisedeyken edebiyat öğretmenlerim de hep “sen
iyi bir edebiyat hocası olursun,” derlerdi. Edebiyatın ve şiirin tadına ve güzelliğine varmam lise
1. sınıftaki edebiyat hocam Yılgör Atçı sayesinde oldu. Hiç unutmam Gaziantep Lisesi’nin eski
binasında lise 1. sınıfı okurken Yılgör Hoca’nın tahtaya yazdığı “Kumun üzerine bırakılmış bir su
damlası/Denizin bir unutkanlığıdır/mısralarıyla başlayan ve “Hülyaya dalmak ve ağlamak ihtiyacı/
Gençlik günlerinin bir unutkanlığıdır/mısralarıyla sona eren şiiri bana sınıfın loş havasında hülyalı ve
kocaman bir dünyanın kapısını açmıştı. Gerçek anlamda bu kapıdan lise 1. sınıfta böyle girdim.

Şair yönünüz de bu seçiminizde belirleyici olmuş olabilir mi?

Şiir sevdasıyla çıktım yola. Edebiyat Fakültesine gitmek istemem şiiri çok sevdiğim için oldu.

Aslında Fakültedeyken lisansüstü eğitim yapmak istedim. O zaman çok karışıktı, her yer. Öğretmenlik
yapmak için döndüm Gaziantep’e.

Yani darbe günlerini siz de yaşadınız?

Terör yıllarında üniversite öğrencisiydim. Bitirdiğim yıl 80 ihtilali oldu. Öğrencilere bazen, “bu
günlerin kıymetini bilin,” derim. Çünkü gerçekten o yıllar çok zor yıllardı. Allah üniversite gençliğine
bir daha öyle bir bölünmüşlüğü yaşatmasın.

Şimdi öğrenciler pikniğe gider, eğlenirler. Mezuniyet baloları olur. Bizi de çağırırlar hatta.O
zaman böyle şeyler yoktu. Farklı guruplar bir araya gelemezdi. Bir araya gelinse hemen kavgalar
çıkardı. İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum yıllarda merkez kampusdeki Turan Emeksiz
yemekhanesinde yemek yediğimiz sayılıdır. 1. sınıfta gidebildik az çok. Sonra gurupların birbirine
sataşma yeri olduğu için yemekhaneyi kapattılar. Farklı bir nesildi o. Sevgi muhabbet çocuğu oldu
şimdiki gençler.

Bu olumladığınız bir durum değil mi?

Şunu olumlu görüyorum. Kavga dövüş yok ve bir arada eğleniyorlar. Üniversite öğrencisi olmanın
tadını çıkarıyorlar. O iyi bir şey,ama az okuyorlar. Ondan da memnun değilim. Edebiyat bölümü
öğrencileri yine okuyor. Diğer bölümlerde okuma oranı daha zayıf.

Sizin bir de şair yönünüz var değil mi?

Bu yola şiir sevdasıyla çıktık.

Şiir kitaplarınız var biraz da onlardan söz edelim ister misiniz?

Şiir yazmaya daha ilkokulda başlamıştım ben. Şiir denilebilir miydi bilmiyorum. Ortaokulda da şiir
yazardım. Lisede zaten edebiyat fakültesine gitmeye karar vermiştim. Üniversitede de şiire devam
ettim. Üniversitede okurken bir kere bir yarışmaya katılmıştım. Ben birinci olmuştum. Arif Nihat
Asya’nın tüm şiir kitaplarını hediye etmişlerdi bana.

Neydi şiirin adı?

Anadolu Çocuğu diye bir şiir yazmıştım. İlk yayınlanan şiirim de odur. Öğrenciler Kalem diye bir dergi
çıkarırdı, orada da şiirlerim yayınlandı üniversitedeyken. Şair kız diye bilinirdim o zamandan.

İlk şiir kitabımı da yüksek lisans yaparken çıkardım. Yüksek lisans derslerinde bize her anlamda zengin
ufuklar açan değerli hocam Cahit Kavcar, her derste birkaç dakika ayırır bir şiir okurdu. Bazen de
biz okurduk. Yüksek lisans derslerinden birine gelirken bir gün benim birkaç yıl öncesinde Erciyes
dergisinde yayınlanmış bir şiirimi getirmiş, sürpriz yaparak okumuştu, çok heyecanlanmıştım. O
zaman arkadaşlarım da çok destek verdiler. Hocamın ve arkadaşlarımın teşvikiyle şiirlerimi bir araya
getirmiştim. 2005 Eylülünde de “Yarım Kalırsa Şarkım” ı çıkardım.

Neydi şiir kitabınızın adı?

Şair, sanatçı deyince sanki farklı kişiliklere sahip olan insanlar gibi düşünüyoruz. Ya da yaratıcılığı
biraz çizginin dışında olmakla ilişkilendiriyoruz. Şairler, sanatçılar marjinal insanlar mıdır?

Öyle olanlar da var, olmayanlar da var. Olmayanlar bunu gizlemeye çalışanlardır aslında. Bizim
toplumumuzda sizin ifadenizle çizginin dışında bir kişilik sergilemeye erkeklerin konumu müsaittir.
Kadın toplumun verdiği rolle çıkar. Şair de olsa, sanatçı da olsa toplumun verdiği rolle çıkar.

O da bir sınırlama değil mi?

Doğrudur. Sınırlanma ya da özgürlüğün kısıtlanması olarak almamak gerektiğini düşünüyorum. Bu
bir “rol” Sorumluluğu olan bir rol. Daha ağır bir konum. Kadın kız kardeştir, annedir, eştir. Ağır bir role
bilmeden de olsa talip olmuştur. Bu durum sadece bizim toplumumuza da özgü değil, ayrıca bütün
şiir kollarındaki şairlerde böyle. Kadın âşıklarla alakalı bir makale hazırlıyorum. Bu nedenle de kadın
âşıkları dikkatle inceliyorum. İnanın o kadar engellemeler var ki.

Sizin şiir kitabınızı okuyanların yorumu ne oldu?

Benim kitaplarımı ve şiirlerimi okuyanlar daha çok kadın bakış açısının hâkim olduğunu söylüyorlar.
Yalnızlığın, duygusallığın ağır bastığını söylüyorlar.

Doğru mu peki bu yorumlar?

Evet doğrudur.

Yarım Kalırsa Şarkım adlı şiir kitabınızdaki bir şiir çok derin anlamlar içeriyor. Sıradan duygularla
yazılmış bir gibi gelmedi bana.

Ayrılık, şiiri. Sen “git” dedin de çıktım,/Deme ki, “kapıyı vurup da gittim”/Omzumda siyah şal/
Kucağımda uzun siyah kirpikli bebek./Sen git dedin de çıktım,/O şehirden/Şubatın on altısında/Ve
sonra uzun/Ve yalnız geceler,/Gözyaşı ve hüzün/Yıllar sarılı bir yumakmış meğer./Bir küçük oğlan
çocuğunun/Gülüşünde attı yüreğim,/Ümitleri ümidim oldu,/Sevinci sevincim./Varlığıyla hayata
gülümsediğim/Küçüğüm/İyi ki vardı,/O kocaman ışıl ışık gözleri,/Uzun kirpikleri/Sihirli sözleriyle/İyi
ki vardı./Bütün suçlarını affederim yeryüzünün/Bana “git” deyişlerin hariç.

Oradaki söylediğim her şey gerçek. Bazı şiirlerim elbette hayal yanı ağır basan şiirlerdir. Bunu başka
şairler de söylüyor ben de söylüyorum.

İyi bir şiir yakalamışsınız. Bir öğrencim daha yakalamış. “Çok etkilendim” demişti.

Çünkü bir acıyı yaşamadan önce bilmiyorsunuz . Bir şey yaşıyorsunuz hayatınızda onun devamında
nasıl acılar sizi bekliyor, belki iyi şeyler. Onu bilmiyorsunuz. Önümde gözyaşı ve hüzün dolu yıllar
olduğunu bilmiyordum kapıyı vurup çıkarken.

Bütün suçlarını affederim yeryüzünün/Bana “git” deyişlerin hariç, cümlesi…

Bu o kadar gerçektir ki gerçekten affetmediğim bir şey.

O zaman şairler yaşadıklarından besleniyor, diyebilir miyiz?

Besleniyor, ama her zaman değil. Başkasının hayatından da etkilenip yazıyorsunuz. Örneğin burada
öyle şiirler de vardır. Yakın bir arkadaşım yaşamıştır ben yazmışımdır onun şiirini. Başkasının
duygularının şiirini yazmak edebiyatta rastlanılan bir şeydir. Cyrano De Bergerac da bir kıza aşık olan
arkadaşının yerine şiirler yazıyor, arkadaşı mektuplarında Bergerac’ın yazdıklarını kendi yazdıkları gibi
yolluyordu.

Günümüzde bazı şarkılarının sözleri için sanatçılar kimi zaman bir geri planı, duygu yoğunluğu
olmadığını söylüyorlar. Bunlar ısmarlama yazılmıştır. Önce güzel bir beste yakalıyor sonra üzerine söz
uyduruyorlar. Şiir güzelliği olmuyor, söz yığını oluyor. Güzel bir şarkı, güzel bir şiirden beslenmeli.

ŞİİR ACININ ÇOCUĞUDUR

Yalnızlık üzerine de çok fazla yazı yazılmıştır. Yalnızlığın insanları beslediği söylenir. Siz şair olarak
buna katılıyor musunuz?

Evet katılıyorum. Mutsuzluk, yalnızlık besler. Şiire bakın, şiir acının çocuğudur. Edebiyat hep öyledir.
Şen şakrak, neşenin eğlencenin şiiri değil. Acılar besler şiiri. Problemler, ister toplumsal olsun, ister
kişisel.

Genel olarak konu başlıklarını yazsanız şiirin en başa aşkı koyarsınız. Sevinç diye bir şey aralarda
olmaz bile. Şiir dua gibi. Duaya da acılı olduğunuzda, çaresiz olduğunuzda daha fazla sığınıyorsunuz.

Fuzuli “Aşk imiş her ne var âlemde/İlm bir kıl ü kal imiş ancak diyor. Her şey aşk ile başlar. İnsanı
seversiniz. Doğayı, çiçeği, kuşu, yazı, kışı, baharı. Bu sevgi bazen en büyük sevgiyle, sevgiliyle birleşir.

“Bir güzele kul eyliyor/Güzelliğin ey yar senin” diyen şair bunu söylüyor. Karakoç’un “Mecnunlar
Leylâ’yı bulunca canda/El olur Leylâlar ela gözlü yar” dizeleri insan aşkından gerçek sevgiye uzanan
yolu anlatıyor. Yüce gönül adamları her şeyi sevmişler. Yunus “Yaradılanı hoş gördük/yaradandan
ötürü” diyor. Onlarda ayrı gayrılık da yok. Bütün zamanların en büyük şairi “Yetmiş iki millete bir göz
ile bakmayan/Halka müderris olsa hakikatte âsidir” diyor. Bu yüce duygu şiirle biz kendini duyuruyor.

Şiir yazmanın yaşı var mıdır? Siz Şiir yazmaya devam ediyor musunuz?

Şairler çoğunlukla belli bir yaşın üzerinde şiir pek yazmıyor, hatta nesire yöneliyorlar. Onları geniş
kitlelere sevdiren şiir olduğu halde. Gençlik döneminden sonra şiir yazmamış olanlar olduğu gibi
ölünceye kadar yazanlar da var. 17-18 yaşlarındayken herkes az çok şairdir derler, eğer ilerleyen
yıllarda yazıyorsanız o zaman şairsiniz.

Ben 6 aydır yazmadım, diyebilirim. 6 ay evvel sevgili kardeşim Hamit Köksel beklenmedik bir vefatla
Hakk’ın rahmetine kavuştu. Ondan sonra bir şiir yazdım. O şiir de Hamit’le ilgiliydi, daha doğrusu
onunla konuşur gibi yazmıştım. Bundan sonra yazar mıyım, bilmiyorum.

Az önce sizin de ifade ettiğiniz gibi ülkemizde, özellikle de ilimizde kitap okuma oranı pek çok
topluma göre az. Kitap okumamaya bir takım gerekçeler sunuluyor. Siz bu gerekçeleri ne kadar
haklı buluyorsunuz?

Bizim zamanımızda her şey kitaptı. Televizyon da, radyo da, internet de kitaptı. Bunların hepsinin

görevini kitap üstlenmişti. Bir gün internet olacak, Amerika’daki bir insanla görüntülü konuşacaksınız
deselerdi, biz bunu “Aya Seyahat” romanından alınmış cümleler gibi yorumlardık. Mektupların bir
hafta, on günde geldiği bir dönemden söz ediyorum.

Zaman geçirmek için işimiz kitaplaydı, eğlenmek için işimiz kitaplaydı. Bilgi edinmek için kitaba
muhtaçtık. Ama şimdi bilgiye ulaşım kaynakları arttı.

O zaman kitap okunmuyor demek haksızlık mı oluyor?

Hayır. Biz teknolojiyi nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz. Örneğin Avrupa’da kitap okuma oranına bakın.
Bir de bize. Avrupa’da okuma oranı bizden çok yüksek. Otobüste, trende giderken kitap okuyorlar.
Bir yerden bir yere metro ile 5 dakikada gidecek kitap okuyor. Bizde öyle değil. Bir televizyon merakı
var. Muhtemelen biz dünyada en fazla televizyon karşısında zaman geçiren toplumuz.

Toplumda dil kirliliğinin de çok yaygın olduğu gözleniyor. Özellikle de işyeri afişleri ve
tabelalarındaki yabancı isimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onu değil bir Türk dili ve edebiyatı hocası biraz duyarlılığı olan bir vatandaş dahi olumsuz
değerlendirir.

Hep yakınılıyor, ama bu konudaki dil ve görüntü kirliliği de giderek artıyor. Bunu nasıl
yorumluyorsunuz?

Çözüm önerilmiyor. Neler yapılabilire geleceğiz şimdi. Bence bir dil bilinci olması lazım. Kendi diline
karşı duyarlı bir toplum oluşturulmalı, toplumda duyarsızlık var.

Eğitim diye başlamak istemiyorum aslında. O kadar her şeyin başı eğitim eğitim diye gittik ki başka
unsurların önemini fark edemedik. İnanın önce medya diyeceğim şimdi ben. Size tuhaf gelecek ama
basın yayın organları diyeceğim. Çünkü oradan o kadar şey kapıyor ki gençler başta olmak üzere
toplum. Televizyon etkileyici, hem göze, hem kulağa hitab ediyor. Televizyon spikerleri, program
sunucuları güzel konuşanlardan seçilmeli. Ama öncelikler farklılaştı bu kişilerin seçiminde de, şöhret,
güzellik, mankenlik gibi.

Bir işyerinin önünde dururken telefonda birine önünde durduğunuz işyerinin adını ifade etmekte
zorluk çekiyoruz. Ben inanıyorum ki işyerine bu yabancı adı veren insanlar da başka işyerini tarif
ederken en az sizin kaldığınız kadar zor durumda kalıyor. Ama ısrarla yabancı isimler koymaya
devam ediyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz batıya çok hayranız. Milli kültürümüze hor bakıyoruz. Bu, dili kullanmamıza da yansıyor.
Kültürümüzü küçümsüyoruz. Avrupa’ya çok büyük bir hayranlığımız var. Kendimizle ilgili büyük
bir aşağılık kompleksimiz var. O aşağılık kompleksini de böyle aşarız diye düşünüyoruz. O yüzden
ben bunu bağlı olarak milli şuurdan başlayacak iş diyorum. Dilini küçümsemeyeceksin, tarihinden,
kültüründen , utanmayacaksın.

Bu sadece dil konusunda değil, pek çok konuda böyle. Mitoloji araştırmalarına bakın, tarih
araştırmalarına bakın hep batıya bir hayranlık ve eğilim var.

Bilinç kazandırma konusunda elbette eğitim kurumları önceliklidir. Medyanın rolünü de
küçümsememek lazım. . Medya çünkü çok etkili. Bir duyarlılık kazandırmak, Türkçemizin güzel bir

dil olduğunu öğretmek lazım . Aslında ortaöğretimde bu var. Ama öğretmen LGS’ye hazırlıyor, ÖSS’ye
hazırlıyor. Türkçe ve edebiyat derslerindeki şiirsellik kaçıyor. Bir şiiri söyleyecek, bir şiiri dinleyecek
zamanı test çözmeye harcıyorlar.

O Belde, İstanbul’u Dinliyorum, ya da Fahriye Abla şiirlerini okuyup hayallere dalacak zamanı, soru
çözmeye harcarız , diyorlar. Duygusal anlamda da zayıf bir nesil yetiştiriyoruz. O yüzden eğitimde de
bunun göz önüne alınması lazım. Sınava yönelik eğitim var öğretmen ne yapsın? Türkçemizin güzelliği
tanıtılmalı bence.

Nasıl tanıtırsınız bunu?

Bir dilin en güzel kullanımı şiirlerdedir. Güzel romanlardadır. Güzel şiirlerle, güzel romanlarla
tanıştırarak onlara öğretirsiniz. Bu nedenle güzel şiirlere ve romanlara manevî abidelerimiz diyoruz.
Âkif’in Çanakkale Şehitleri, N.Fazıl’ın Çile’si , Nazım’ın Kurtuluş Savaşı Destanı böyle abidelarimizdir.
Sevgili edebiyat ve Türkçe öğretmeni, meslektaşlarım bunlarla tanıştırdıkça, dilin güzelliğini
hissettirdikçe yol kat ederiz bu konuda.

Bir de zaman zaman Türk halkı şu kadar kelime ile konuşuyor deniliyor. Sahip olduğumuz
kelimelerin ne kadarını günlük hayatımızda kullanıyoruz?

Türkçemiz kelime bakamından çok zengin. Eklemeli bir dildir Türkçe. İstediğiniz kadar kelime
üretebilirsiniz kurallarına göre. Ama çok az kelime ile konuşuluyor diye düşünüyorum. Kişinin kelime
hazinesinin gelişmesi okuma oranıyla ilgilidir. Kitap okumayla kelime hazinesi artar. Bu yolun dışında
kelime kültürünüz, cümle kurma yeteneğiniz gelişemez.

Sadece kitap değil, gazete okuma alışkanlığı da kayboldu gibi. Gazeteler bir zamanlar taşıdığı işlevi
taşımıyor, bizim zamanımızda televizyonun, haber ve magazin niteliğindeki internet sitelerinin işlevi
de gazetenin üzerindeydi. Köşe yazarları birbirimizle tanışmadığımız dostlarımızdı. Kitap okuma gibi
gazete okumanın da gerilerde kaldığı günümüz toplumunda her şeye rağmen çıklama çalışan, gazete
ve gazetecilik kültürünü devam ettiren sizin gibi gazete ve gazetecilere saygı duyuyorum, tebrik
ediyorum.

 

Gaziantep Hakimiyet

94 views

tesakademi
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ